"RABBİM BANA YAKIN OLSUN; ERİŞMEZ BU GÖNLE KEDER.. CÜMLE ÂLEM DÜŞMAN OLSUN TEK RABBİM "KULUM" DESİN YETER.."
Makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Nisan 2014
Hayatımıza bir beyaz sayfa açabileceğimiz üç aylara giriyoruz!
Yarın başlayacak olan kutsal üç aylarımıza, Efendimiz’in (sas) okuduğu duasıyla başlayalım biz de:
-Allah’ım, mübarek kıl bize Receb ve Şaban’ı; affımıza vesile eyle ulaştıracağın Şehr-i Ramazan’ı!
-Neden Receb, Şaban ve Ramazan aylarına bu özel dua ile giriyoruz? Ne gibi eşsiz farklılıklar söz konusu bu aylarda?
Bu sorunun cevabını Bediüzzaman Hazretleri’nden dinleyelim isterseniz. Kısaca şöyle açıklıyor bu ayların kazandırdığı eşsiz ibadet sevaplarının farklarını ve sağladığı af ve mağfiretlerini:
-Her ibadet ve iyiliğin sevabı geçmiş aylarda on ise, Receb-i Şerif’te yüzü geçer, Şaban-ı Muazzama’da üç yüzü geçer ve Ramazan-ı Mübarek’te ise bine çıkar! Kadir Gecesi ise seksen sene nafile ibadet sevabını kazandıran bir eşsizliğe ulaşır!.
Demek ki üç ayların başından itibaren insanların heyecanlanarak yeni bir İslami dikkat ve hassasiyete girmeleri sebepsiz değildir.
İşte böyle özel farklılıklara sahip mübarek üç aylar bizlere bir daha kucağını açmış olacaktır yarından itibaren. Yeter ki bizler farkında ve şuurunda olalım böylesine özel ve güzel gün ve ayların.
Bu ayların inanmış insanlara sağladığı günahlarından arınma fırsatından dolayıdır ki, mahşerde günahkarların toplandığı yere doğru sürülen bazı insanları gören melekler soracaklar:
-Sizler üç aylara hiç erişmediniz mi, Ramazan’ı, Kadir Gecesi’ni hiç yaşamadınız mı ki günahlarınızdan arınamadınız da günahkarların bulunduğu yere sürülüyorsunuz?
Onlar diyecekler ki:
-Üç aylara da eriştik, Ramazan’a da ulaştık, Kadir Gecesi’yle de buluştuk. Ancak onların insanın sene boyunca maruz kaldığı günahlarını affettirecek değerde ve kutsiyette olduğuna ihtimal vermedik, özel bir ibadet ve itaat halinde istifadeye yönelmedik. Bu sebeple de günahlarımızla geldik buraya!..
Evet, Receb ayı ile başlayıp Şaban ayı ile artarak devam eden af ve mağfiret coşması, Ramazan ayında en üst dereceye ulaşır, Kadir Gecesi’nde ise üç aylar boyunca kendini hazırlamış olan inanmış insan, İlahi affa tam nail olacak bir ruh yüceliğine kavuşur, seksen sene nafile ibadet etmiş kul sevabına yetişebilir. Bu sebeple de bayramda kendine tertemiz bir beyaz sayfa açarak yepyeni bir hayata devam etme bahtiyarlığına dahi kavuşması söz konusu olabilir.
Çünkü Rabb’imiz iman etmiş kulunun cehennemde azap görmesinden değil, cennette mükafata nail olmasından memnun oluyor. Bunun için de sebepler, vesileler hazırlıyor, bazı ayları günleri bazılarından üstün özelliğe sahip kılıyor ki, inanmış insanlar bu vesilelerle birazcık kendilerine çekidüzen versinler, yeni bir heyecan ve ümitle cennete layık bir hayata yönelsinler..
Bundan dolayıdır ki Efendimiz (sas) Hazretleri, üç ayların başlangıcı olan Receb ayında oruçlarını, namazlarını daha da çoğaltmış, Şaban ayında ise bu artışı bir kat daha ileriye götürmüş, böylece ümmetine Ramazan’daki umumi affa layık hale gelme örneği vermiştir.
Bu sebeplerle bu aylar içinde samimi tövbe, istiğfarlar yapılarak daha şevkli bir ibadet hayatına başlanır. Tutulacak oruçlarla kılınacak fazla namazlarla, yapılacak hayır hasenatlarla sevabı daha çoğaltıp günahı daha da azaltma azmine girilir.
Hatta kaza namazları, oruçları, kul hakları gibi sorumlulukları tümüyle ödeyip bitirme niyeti bile söz konusu olabilir. Ta ki Ramazan’daki umumi affa girmeye tam layık hale gelmiş olsun, bayramda da bir beyaz sayfa açarak başlasın yeni hayatına.
Ancak unutmamak gerek ki, bütün bu eşsiz fırsatlar, bu mübarek ayları ve günleri şuurluca değerlendirme iradesi gösterenler için söz konusu oluyor..
İşte bu duygu ve niyet ve içinde, Efendimiz’in (sas) tekrarladığı duasıyla giriyoruz üç aylarımıza biz de:
- Allah’ım mübarek kıl bize Receb ve Şaban’ı; affımıza vesile eyle ulaştıracağın Şehr-i Ramazan’ı!
AHMET ŞAHİN
Genel af, Üç aylar
Dünyayı kendi ekseni etrafında döndürüp, geceyle gündüzü yaratan, Dünyayı Güneşin etrafında döndürüp mevsimleri yaratan Allah, her dakikayı her saati mukaddes kılmıştır.
Mazi geçip gitmiş, onunla uğraşma. İstikbal gelmemiş; onunla da meşgul olma. Bulunduğun ânı İslâma uydur. Mademki her an ölebiliriz, öyleyse her an helal dairede bulunmalıyız ki, helal daireden ahirete gidelim. Böylece günün saniyeleri bile mübarek olur.
Fakat her insan bu kadar şuurlu olamaz. Onun için cuma gününe, arife günlerine, bayramlara, üç aylara önem verilmiş. Gaflete dalan insanlar hiç değilse bu mübarek günlerde ibadetlerini artırsınlar. Aslında bu dönemler, genel aftır, tövbe edenler affa mazhar olur.
Zaman durmuyor, akıp gidiyor... Bu akışın nirengi noktaları, trafik işaretleri mübarek günlerdir. Bazı insanlar bu günlerle bütünleşerek, daha güzel bir yaşantıya kavuşurlar. Üç aylar, Müslümanların ibadette gayrete geliş anıdır. Bu aylarda Müslümanlar maddeten ve manen çok fedakârlıkta bulunurlar. Bu fedakârlık onları sıkı sıkıya İslâma bağlar.
Peygamber Efendimiz (sas); Recep, Allahın(cc) ayı, Şaban benim ayım, Ramazan ümmetimin ayıdır. buyurmuştur. Beş mübarek geceden dördü bu aylardadır. Regâib Kandili, namazın farz olduğu Miraç Kandili, aklanma, arınma, affedilme manasına gelen Berat Kandili, bin geceden hayırlı Kadir Gecesi bu aylardadır.
Üç aylar tövbe aylarıdır. Günahlar ruhun üzerine yapışan kirlerdir. Nasıl ki beyaz elbiseye nokta nokta kirler yapışır, elbisenin rengini değiştirirlerse ruha yapışan günahlar da ruhu zor duruma düşürür. Bu sebepten tövbelerle, günah kirlerini temizlemek lazım.
Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyor: Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı, bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır... Her ayın güzellik ve nefâsetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukâbil, bu müstesna zaman dilimi kalple ve bâtınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve izanlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar adeta bir başka büyüyle gelir, geçer, gelip geçerken de derecelerine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.
Aylar mübarektir. Önemli olan insanın mübarek olmasıdır. İnsanın mübarekliği de haramlardan arınmak, helal dairede yaşamaktır. Allahım, Recep ve Şaban ayını hakkımızda hayırlı kıl, bizi Ramazan ayına kavuştur.
Hekimoglu İsmail
10 Nisan 2014
Namazı aceleyle kılanlara gönül koyuyorum..
Bir kutlu ziyarette muhtelif sohbetlerde tutulan notlardan namaza dair olanlarını sizle paylaşmak istiyorum: “Allah, senin secdede nasıl kıvrım kıvrım kıvrandığını biliyor” ayeti, bize Efendimiz’in ibadetini tasvir etmenin dışında, nasıl ibadet etmemiz gerektiğini de anlatıyor.
Mademki, -hadisin ifadesiyle- o nasıl namaz kılıyorsa öyle namaz kılmakla mükellefiz. O halde bu mükellefkat’iyen doğru değildir. Namazdaki ruh ve ma’nâyı kavrama ve o konsantrasyon içinde Allah’a kulluğumuzu arz etme hep bu çerçeve içinde mütalâa edilmelidir.
Elbette ki bir Nebî’nin kıldığı namazı şekil ve ma’nâ itibarıyla yakalamamız, O’nun duyduklarını duymamız mümkün değildir. Fakat bu, o yolda olmaya da mani değildir.
Bana en zor gelen şey kulluktur. İnanın, Allah’a kulluğunun yanında, motor yapmak, bilgisayar icad etmek, hattâ gökyüzüne uydu göndermek çok daha basit kalıyor. Bu tespit size tuhaf gelebilir. Ama vicdanî tecrübelerime dayanarak kat’i olarak ifade ediyorum ki, kulluk çok ama çok zor. Kalbinizi tamamıyla Allah’a verdiğiniz anda bile, bir sürü zikzak ve bir o kadar bulanık düşüncenin içinizi kemirdiğini görürsünüz.
Cimriler vardır, sabah-akşam keselerini çıkarır ve paralarını sayarlar. Bir tek kuruşun hesabını yaparlar. Tıpkı bu cimriler gibi, her bir mü’min, amel kesesinde neleri varsa onları, her gün gözden geçirmeli, kendini hesaba çekmeli ve tam bir cimri gibi davranmalıdır; davranmalıdır ki hesabını sağlam tutmuş olabilsin.
Namazları acele ile kılanlara gönül koyuyorum. Cenab-ı Hak onlara: “Benim size her şeyi karşılıksız vermeme mukabil, siz bana böyle mi teşekkür ediyorsunuz? Bu şekilde mi namaz kılıyorsunuz?” der mi diye de endişe ediyorum. Eğer derse, o zaman işimiz çok zor demektir.
Namazı dert edinmek lâzımdır
Evrad u ezkâr, duâ, nafile namaz gibi ibadetler, sürekli olarak ve ısrarla yerine getirilmeli ki, bunlar, zamanla bizde ikinci bir fıtrat hasıl etsin. Meselâ, her gün dört rekat nafile namazı hayatınızın ayrılmaz bir parçası haline getirin, göreceksiniz, bırakmaya kalksanız, “Eyvah, bugün de falso yaptık” dersiniz.
Namazı dert edinmek lâzımdır. Kıyam, kıraat, rükû, sücûd vs. namazın şekillerinden ibarettir. Oysa asıl olan, muhteva ve ruhtur. Nasıl ki yeme-içme cismaniyetimiz için bir ihtiyaçtır, namaz da manevî hayatımız ve ruhumuz için bir gıdadır.
Namaz, fıtratımızın bir gereği haline getirilmelidir. Ruh, gıdasını ancak, bu şekilde kılınan bir namazdan alabilir. Namazlar asla bir angarya gibi görülmemeli, aradan çıkarma düşüncesiyle çabuk çabuk eda edilmemelidir.
Namazda dikkat edilecek bir diğer husus da, nasıl vücud geliştirme çalışmalarında kalbi yormamak için fikir dünyasından uzaklaşmak gereklidir, öyle de, ruhu geliştirmek için dünyevî düşünceleri devreden çıkarmak, bütünüyle kalp ve ruh insanı haline gelmek şarttır. Tabii, namazın dış şekillerini, erkânını özenle yerine getirmek ile bu muhteva arasında sıkı bir münasebet olduğunu da unutmamak gerek.
Bir diğer husus da, namaz kılarken şartları hesaba katmamalıyız. Aslında şartların insanın namazına tesir edeceği muhakkaktır. Fakat bunu bile bile irademizle bu şartları aşmalı ve kalbi kemal noktasına yönlendirmeliyiz. Feyze, berekete en açık olduğumuz zamanlarda bile sadece O’nu mülâhaza etmeliyiz. Meselâ, Allah’la aranıza girecek bir cezbe, sizi o anda arş-ı Rahman’a ulaştıracak bile olsa hemen “Hayır Rabb’im ben bunu istemem, şu namaz kılanlardan birisi gibi olayım, yeter” diyebilmelisiniz.
Herkesin namazı, içinde bulunduğu mertebe ve dereceye göre farklılık arz eder. Siz kılmış olduğunuz namazı, İmam-ı Rabbani’ye anlatsanız, belki size güler. Veya İmam-ı Rabbani, sizin namazınızı İbn-i Arabi’ye anlatsa, o da güler. Zira buudlar farklıdır. Burada önemli olan nokta bizim gibi avam-ı nâsa, hakîkî namazı düşünme yolunu açmaktır. Bir zerre iken, kendini deryaya salıverme ve damla iken derya olma... Bunun ötesinde de, Rabb’im lûtfederse, şu anda mahiyetini, keyfiyetini dahi bilmediğimiz o mertebelere ulaştırılabileceğimizi yine O’nun rahmetinden bekleyebiliriz.
İlk sigaya çekilecek şey namaz
Müslümanlar namaza çok dikkat etmelidir. Zira kulun ilk defa sigaya çekileceği şey namazdır. Zina değil, içki değil, başka bir şey de değil namaz! Bundan diğer hususların önemsiz şeyler olduğu anlaşılmamalı; aksine namazın ehemmiyeti anlaşılmalı. Çünkü hakiki namaz zaten insanı fuhşiyattan men eder.
Bir insan namaz kılmıyorsa bence, hayatının en büyük kayıp kuşağında yaşıyor demektir. Oruç, namaz kılmaktan daha kolay bir ibadettir. Hac da öyle. Hac ruha ibadet neşvesi aşılarken, nefse de seyahat hazzını tattırır.
Bir ferdin şuurunun derinliğine göre günde beş defa Allah’a arz-ı ubudiyeti onu çok yüceltir. Evet namaz deyip geçmemeli; namazdan geçen, korkarım bir gün dinden de geçer... Namazda miraç vardır. Ama, herkes bunu namazda kendine göre hisseder ve kabiliyeti nisbetinde yükseldiğini duyar. Herkesin hissettiği kendi miracıdır.. ve bu mirac bazılarının ayağından geçer, bazılarının da başından. En mükemmel mirac Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in miracıdır.”
Süleyman Sargın
2 Mart 2014
Namaz kılmak ödev değil bir imtiyazdır..
"İbadetlerimi yarım-yamalak, ağır-aksak yapan birisiyim. İmanım tam, onları yapmamın gerekliliğine de can u gönülden inanıyorum ama neden yarım-yamalak, neden ağır-aksak?"
'Can u gönülden inanç' diyor ya okurumuz ben de can u gönülden bir gerçeğin kelime ve cümlelere bürünmüş şekli ya da can u gönülden itiraf ediyorum. Gerçek çünkü sadece okurumuzu değil fıtrî olması itibarıyla insan olan hemen herkesi alakadar eden bir husus bu. Şeytanın ilkaa/meyince, his mantığa mağlup olunca, baki şeyler fani şeyler karşısında dünya minderinde sırtı yere gelince, gençlik hissiyatı, ebedi yaşam arzusu insanı sarıp sarmalayınca; daha farklı sonuç çıkmaz ki.
İtiraf ediyorum; çünkü bunu her babayiğit dile getiremiyor. Belki yine şeytanın tasallutu, iradenin hakkının verilememesi ile bu gerçek bir kenara itiliyor, üstü kapatılıyor, suç gizlenmeye çalışılıyor. Halbuki ne gerek var; bu türlü bir saygısızlığa.
Saygısızlık dedim; zira insanın başta kendisi, sonra çevresi ve nihayet Allah karşısında dürüst olmaması, hakikatin ta kendisi ve içinin sesini bir türlü seslendirememesi kelimenin en hafifi ile hem kendisine hem çevresine hem de Allah'a karşı saygısızlıktır.
Neyse bu faslı geçelim ve namaza dönelim; yazının başında namaz kılmak bir ödev değil imtiyazdır dedim. Bu tespit bana ait değil; bunu bir röportajında yıllar önce eski Diyanet İşleri Başkanı'mız Ali Bardakoğlu söylemişti. Ardından da ilave etmişti: "Çünkü namaz Allah'ın huzuruna kabul edilmektir."
Burada bir dakika duralım ve düşünelim bu tespit üzerinde; doğru değil mi? Beşeri münasebetlerde de böyle değil midir? Randevu istenilen makam randevuyu vermezse, görüşme imkânı var mıdır o şahısla? O huzura sizi kabul etmezse illa o zatla görüşeceğim, konuşacağım demen ne mana ifade eder? Kaldı ki şu an bahse medar olan ne bir kaymakam, ne bir vali ne de daha yüksek rütbe ve makamlara sahip bir fani şahıs; aksine kâinatın yaratıcısı Allah (cc).
Buradan hareketle ağır aksak da olsa namaz kılan bir insan öncelikle huzura kabul edildiği için, o imtiyaz kendisine tanındığı için şükretmelidir. Zira istedikleri halde o ölçüde olsun alnını secdede seccade ile buluşturamayan insanlar var. Daha ötesi inandım dediği halde ne namaz, ne oruç ibadetin hiçbir formu gündeminde yer etmeyen müminler var.
Şükür, nimetlerin ziyadesi için İlahi bir kaidedir. "Şükrederseniz nimetlerimi artırırım, nankörlük yaparsanız benim azabım çok elimdir." buyuruyor Allah. Madem namaz kılıyor olmak bir nimettir, o nimetin devamı için şükrü daimi kılmak gerektir.
Çünkü her nimetin şükrü kendi cinsinden olur. Namaz kılma imtiyazına ulaşmış olma nimetinin şükrü de namaza devamdır. Hem de kemmiyet ve keyfiyet itibarıyla ona seviye kazandırarak. Dün kıldığı ikiye bugün iki daha ilave etmek; dün dünyevi meşgalelerle alude bir zihinle kıldığı namazı bugün dünyayı bir kenara itip sadece O'nun rızasını mülahaza ederek kılmak, kemmiyet ve keyfiyete verilebilecek basit iki örnektir.
Pekâla namaz ödev değil midir? Tabii ki ödevdir, tabii ki vazife vecibedir. Namazın bir mükellefiyet olarak bize sunulması, ayetlerle emredilmesi, Efendimiz'in tatbikatı ile 'nasıl'ının bizlere anlatılması bunu gösteriyor. Ama Bardakoğlu hocamızın baktığı perspektif namazın imtiyaz yönünün ödev, vecibe ve vazife boyutunu bastırdığını ifade ediyor ki okuduğunuz satırların tamamı buna vurgu yapıyor.
Son olarak "O'nun huzurunda O'nunla iletişim kurmak az bulunur bir fırsattır." diye bağlıyor sözlerini hocamız. Doğru. Kul olarak bize düşen de bu 'az bulunur fırsatı' hem dünyamız hem de ukbamız adına değerlendirmek değil midir?
AHMET KURUCAN
9 Eylül 2013
Dünyada olmak 'dünyacı' olmamak..
Dünya
malı insan içindir; lakin insanın helaki de mal yüzündendir. Sır
şuradadır ki ne koyup kaynatırsan içine, pekmezin tabiatı onu kendine
benzetir. İş kendi varlığını koruyabilmede. Öte yandan tek damla zehir
bir bedeni yok edebilir. Demek ki bünyeden bünyeye fark vardır.Kendine güvenmiyorsa insan dünya ile sınanmaktan sakınmalı, bunun için dua etmeli.Dünya, gönül ehli insanlar için bile yaman bir sınanma meydanıdır.Bu sırrı anlatan güzel bir hikâye:
Sultan Ahmet'le aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri... Biri memlekette sultan. Diğeri gönüller sultanı; lakin birbirlerini de pek severler. Sultan Ahmet, gönülden bağlıdır Hüdayi Hazretleri'ne bir hediye sunmak ister ona. Mürşidi bu hediyeyi kabul ederlerse çok mutlu olacaktır.
Sultan, düşündüğü münasip hediyeyi bir gün Hüdayi Hazretleri'ne gönderir ama korkulan olur, hediye kabul edilmez. Bu reddediş, Sultan'a karşı gelmek, onu kırmak mânasına gelmez şüphesiz. Bir prensip meselesi. Allah dostlarının dünya metaına bakışının bir ölçüsü.
Sultan Ahmet, iade edilen değerli hediyeyi bu defa devrin maneviyat büyüklerinden Abdülmecid Sivasi'ye gönderir. Ve hediye kabul edilir.
Şimdi izaha muhtaç hayret-feza bir durum ortaya çıkmıştır.
Sivasi Hazretleri'ne söylerler: Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri bu hediyeyi kabul etmedi.
Cevap gelir:
- Hüdayi Hazretleri bir karga değil ki leşi kabul etsin!
Şimdi büyük bir istifham doğmuştur.
Bu defa Aziz Mahmud Hüdayi Hazret-leri'ne gider, soruya çevirerek ona sorarlar:
- Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi Şeyh Sivasî kabul etti.
Cevap gelir:
- Onun açısından bir mahzur yoktur çünkü derya bir miktar çamurla bulanmaz.
Ölçüye çok dikkat etmeli. Dünyada olmak ama 'dünyacı' olmamak.
Mal, mülk, şöhretin merkezinde olunsa da kalp selametini hep korumak!
M. Said Türkoğlu
12 Temmuz 2013
Ramazan, Kur’an yörüngeli bir hayata adımdır..
Ramazan ayı gelmeden evlerde, camilerde ve kurslarda mukabeleler başladı.
Bütün bir yıl Kur’an-ı Kerim’i okumak gerektiğine değinen Arı, “Ramazan ayında Kur’an’ı oruçla okumak kişiye ayrı bir tat veriyor. Kişiyi farklı ufuklara götürüyor. Bu anlamda Kur’an’la oruç arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyorum. Geri kalan 11 ayda da okumalar kişiyi dinî hayatında diri tutar. Müslüman oruçluyken kendisini günahlara karşı mesafeli tutuyor.” ifadelerini kullanıyor. Peygamber Efendimiz (sas)’in ahlakının Kur’an olduğunu ifade eden Arı, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Efendimiz (sas), hayatımızdaki en büyük örnek. Amacımız O’nun gibi olmaya çalışmak olmalı. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim’i sadece okumakla kalmayalım ve hayatımıza dönüştürelim.”
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Ertürk de, bütün aylar için Müslümanlık ya da İslam’ı hayata aksettirmenin aynı olması gerektiğine dikkat çekiyor ve ekliyor: “Ramazan’da yoğun bir ibadet olması yönüyle farklılık olabiliyor. Diğer aylarda olduğu gibi Ramazan ayında da Müslümanlar öncelikle Kur’an’ı anlayarak okumalı ki anladığı şeyleri hayatına aksettirebilsin. Bilhassa Hz. Peygamber’in ifadesiyle haramlardan, yasaklardan kesinlikle kaçınmalı, emrettiklerini de elden geldiğince yapmalı.”
Ramazan Müslümanlığı değil, 12 ay Müslümanlığı esas alındığında problemlerin ortadan kalkacağını belirten Ertürk sözlerini şöyle sürdürüyor: “Allah katında en makbul ibadet az da olsa devamlı olanıdır. Yani Nebevi sünnetin ilkesinde, devamlılık esastır.
Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’i yavaş yavaş, anlayarak okuyup hayatımıza da sindire sindire tatbik ettiğimiz sürece bir anlamı olacak.”
EMEL TEMİZAY
19 Mayıs 2013
Zorunlu Elektrik Kesintisi İstiyorum!
12 Şubat 2013
Ailede düşeni kucaklayıp kaldırma kahramanlığı!
Aile
içi gerginlikler, bazı çevrelerde çoğalmakta, şikayet ve sızlanmalara
sebep olmaktadır. Bu gerginlikleri yaşayanlardan bazıları, kapalı bir
üslupla maruz kaldıkları sıkıntılarını şöyle dile getirmekteler:
- Anladığım kadarıyla aile içinde huzursuzluk sebebi davranışlara karşı tümüyle susmak fayda getirmeyeceği gibi, tümüyle kırıcı sözlerle karşılık vermek de fayda değil zarar verebilir.
Böyle gergin hallerde tercih edilecek ilk tavır, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle:
-‘Akla kapı aç, iradeyi elden alma!’ tavrı olmalıdır.
Yani, rahatsızlık duyduğunuz davranışları yumuşak bir dille muhatabın aklına, mantığına, vicdanına duyurmakla yetinmeli, ama kabul ettirmek için ısrar etmemeli, tepki doğuracak tartışmaya asla yönelmemelidir. ‘Senin bu halin bende üzülmeler, kırılmalar meydana getiriyor, tutumunu bir gözden geçirsen iyi olur, ama yine de sen bilirsin..’ gibi vicdanı harekete geçirecek uyarılarla düşünmesini sağlamaya çalışmalıdır.. Bundan sonra da içten içe dua ederek demeli ki:
- Rabb’im, bu benim eşim ise senin de kulundur. Ben bana düşeni sakin ve sabırlı bir üslupla vicdanına aksettirip düşünmesini sağlamaya çalışıyorum. Bundan sonrası Sana aittir. Kapıldığı bu yanlışlarından kurtulma duygusu nasip eyle!..
Aile içindeki bu yapıcı ve sabırlı tavra maneviyat büyükleri: “Yara yapmadan tedavi etme, tahribe sebep olmadan tamirde bulunma” tavrı diyorlar.
Bununla beraber siz aileyi koruyan bu yara yapmadan tedavi etme tavrını burada bırakmayıp daha da ileriye götürebilirsiniz. Yanlışlarını kolay bırakamayan muhatabınıza karşı:
- ‘Düşene herkes bir tekme atıyor, bir tekme de ben atmayayım, düştüğü yerden kucaklayıp kaldırma vefası göstereyim’ de diyebilirsiniz. Bu da sizin aileyi koruyan sabır ve sadakat kahramanlığınız olur. Örnek bir davranış sergilemiş olursunuz.
- Kolay tavır mı bunlar diyebilirsiniz?
Elbette değil. Ancak unutulmamalı ki, İslam’da (Batı’daki gibi) ailedeki sabır, içi boşaltılmış bir gerginlikten ibaret değildir. Sabrın karşılığı olan uhrevi ödüller düşünülünce sabır çok kolaylaşır. Hatta, ‘çok şükür yine sabrettim, yine ben kazandım’ diyerek her sabırda gerginlik yerine mutluluk dahi duyabilir, sevinebilirsiniz.
Bundan dolayı bazı maneviyat büyükleri, ‘ibadetinizle ulaşamadığınız yüksek manevi derecelere aile içindeki sabrınızla, düşeni kucaklayıp kaldırmanızla ulaşabilirsiniz’ diyerek, aile içinde gösterilen sabır ve sadakatin büyük mükafatına işarette bulunmuşlardır.
Yine akla gelebilir ki:
- Müslüman’ın aile hayatındaki sabrının mükafatı neden bu kadar büyüktür?
Çünkü o yuvada imanlı hayat yaşanmakta, inanmış bir de nesil yetişmektedir. Bu sebeple bey ve hanım ne kadar sabır gösterseler değer! Hatta sabır gösteren bey olursa, cennet gençlerinin ağabeyi makamına yükselir, hanım ise cennet hanımlarının ablası makamına ulaşır. Adalet sahibi Allah, aile içindeki fedakârlıkları asla karşılıksız bırakmaz!..
Bundan dolayı Müslüman’ın aile hayatında, düşene tekme atma vefasızlığı değil de, kucaklayıp kaldırma sadakati görülmüştür tarih boyunca!.. Burada aile bireylerine şöyle bir uyarı da vardır: Ailede sabra zorlayan zalim, sabreden de mazlum adını alır. Allah ise zalimin karşısında, mazlumun da yanında ve yardımında olur. Bu da mazluma müjde, zalime uyarı manası taşır. Tarafların tavırlarını düşünmelerini gerektirir.
AHMET ŞAHİN
21 Ocak 2013
Bir baba olarak,kimi model aldım?..
Bir baba olarak, çocuklarımla ilişkimde onları hiçbir zaman ve
hiçbir meselede "plastik bebek" olarak görmedim. "Siz bir kenarda durun,
bir şeye karışmayın!" demedim.
Tam tersine, kızımı da oğlumu da hayatın içine çekmeye çalıştım. Amacım, adam yerine konduklarını hissettirmekti...
Dikkatimi çekiyordu çünkü... Bakıyordum, kızım veya oğlum en çok neye seviniyor, en çok ne zaman memnun oluyor? Ve anlardım ki çocuklarım, adam yerine konulduğunda çok seviniyor.
Mesela kendi mesleğimden örnek vereyim. Gazeteci-yazar bir babaydım. Evin her tarafı kitaplarla doluydu. Bazen hanım kızardı, "Efendi, bunca kitabı nereye koyacağız? Üstelik tozlanıyor da!" "Aman hanım" derdim, "kitaplarıma laf etme; sigara getirsem daha mı iyi..." Tabii çocuklarım da kitapların, dergilerin içinde büyüdü.
Yazdığım makaleleri ve kitapları evvela çocuklarıma okutur, onların fikrini alırdım. Bir roman yazmaya başlamıştım, yirmi sayfa kadar olunca... Kızım Ayşenur'a verdim. O zaman belki on iki yaşlarındaydı. "Evladım, kitabı oku, fikrini söyle." dedim. Kızım yazdıklarımı okudu bitirdi. Yanına gittim, çok dikkatli bir şekilde yüzüne bakarak, "Nasıl, beğendin mi?" diye sordum. Yüzünü ekşitti, burnunu kıvırdı. Hemen o anda kızımın gözleri önünde yazdıklarımı yırtıp attım. Tabii şaşırdı, "Baba neden yırttın?" dedi. "Çünkü sen beğenmedin." dedim. Kızım anladı ki, onun ne düşündüğü benim için çok önemli...
Böyle müşterek çalışmalarda çocuk kalben rahatlar.
Bir yayınevi, hadis ansiklopedisi hazırlamamı istedi. Eve geldim, çocuklarıma dedim ki, "Bu ansiklopediyi birlikte hazırlayalım..." Çocuklar, "Tabii!" dedi. O sırada yanımızda bir ahbabımız vardı. "Çocuklar bu işi beceremez!" dedi. Kızımın yüzü asıldı; "Ben yapamam baba!" dedi. "Kızım" dedim, "bu işi sen yapabilirsin! Ben buna inanıyorum." Aslında benim asıl amacım, çocuklarımla vakit geçirmek, onların bana yardım edebildiğini göstermekti. Allah'a şükür ansiklopedi işini tamamladık. Çocuklarıma teşekkür ettim ve o zamanın parasıyla ödeme de yaptım. Bu para, bana verilen ücretin tamamıydı...
Aynı şekilde çocuklarımın dersleriyle de yakından ilgilendim. Mesela oğlumun kimya dersiyle arası iyi değildi. Yakın bir arkadaşımın lise son sınıfa giden oğluyla görüştüm. "Eve gel, oğluma kimya dersi ver. İstediğin ücreti sana ödeyeyim." dedim. Daha ikinci derste oğlum dedi ki: "Baba bu çok basit bir dersmiş!" Bir ders yüzünden belki tahsil yapmaktan soğuyabilirdi. Allah'a şükür böylece tedbir almış olduk.
Herkes evliya değildir amma Peygamberimiz'in hayatını anlatan kitaplar her yerde satılıyor. O'nun (sas) aile hayatı, eşleriyle, çocuklarıyla nasıl geçindiği okunur öğrenilirse kesin olarak inanıyorum ki aile hayatımıza yeni bir pencere açılır...
Dikkatimi çekiyordu çünkü... Bakıyordum, kızım veya oğlum en çok neye seviniyor, en çok ne zaman memnun oluyor? Ve anlardım ki çocuklarım, adam yerine konulduğunda çok seviniyor.
Mesela kendi mesleğimden örnek vereyim. Gazeteci-yazar bir babaydım. Evin her tarafı kitaplarla doluydu. Bazen hanım kızardı, "Efendi, bunca kitabı nereye koyacağız? Üstelik tozlanıyor da!" "Aman hanım" derdim, "kitaplarıma laf etme; sigara getirsem daha mı iyi..." Tabii çocuklarım da kitapların, dergilerin içinde büyüdü.
Yazdığım makaleleri ve kitapları evvela çocuklarıma okutur, onların fikrini alırdım. Bir roman yazmaya başlamıştım, yirmi sayfa kadar olunca... Kızım Ayşenur'a verdim. O zaman belki on iki yaşlarındaydı. "Evladım, kitabı oku, fikrini söyle." dedim. Kızım yazdıklarımı okudu bitirdi. Yanına gittim, çok dikkatli bir şekilde yüzüne bakarak, "Nasıl, beğendin mi?" diye sordum. Yüzünü ekşitti, burnunu kıvırdı. Hemen o anda kızımın gözleri önünde yazdıklarımı yırtıp attım. Tabii şaşırdı, "Baba neden yırttın?" dedi. "Çünkü sen beğenmedin." dedim. Kızım anladı ki, onun ne düşündüğü benim için çok önemli...
Böyle müşterek çalışmalarda çocuk kalben rahatlar.
Bir yayınevi, hadis ansiklopedisi hazırlamamı istedi. Eve geldim, çocuklarıma dedim ki, "Bu ansiklopediyi birlikte hazırlayalım..." Çocuklar, "Tabii!" dedi. O sırada yanımızda bir ahbabımız vardı. "Çocuklar bu işi beceremez!" dedi. Kızımın yüzü asıldı; "Ben yapamam baba!" dedi. "Kızım" dedim, "bu işi sen yapabilirsin! Ben buna inanıyorum." Aslında benim asıl amacım, çocuklarımla vakit geçirmek, onların bana yardım edebildiğini göstermekti. Allah'a şükür ansiklopedi işini tamamladık. Çocuklarıma teşekkür ettim ve o zamanın parasıyla ödeme de yaptım. Bu para, bana verilen ücretin tamamıydı...
Aynı şekilde çocuklarımın dersleriyle de yakından ilgilendim. Mesela oğlumun kimya dersiyle arası iyi değildi. Yakın bir arkadaşımın lise son sınıfa giden oğluyla görüştüm. "Eve gel, oğluma kimya dersi ver. İstediğin ücreti sana ödeyeyim." dedim. Daha ikinci derste oğlum dedi ki: "Baba bu çok basit bir dersmiş!" Bir ders yüzünden belki tahsil yapmaktan soğuyabilirdi. Allah'a şükür böylece tedbir almış olduk.
Herkes evliya değildir amma Peygamberimiz'in hayatını anlatan kitaplar her yerde satılıyor. O'nun (sas) aile hayatı, eşleriyle, çocuklarıyla nasıl geçindiği okunur öğrenilirse kesin olarak inanıyorum ki aile hayatımıza yeni bir pencere açılır...
Futbol maçında hakem oyunu yönetir. Faul, penaltı, taç...
Peygamber de hayatımızın hakemi olmalı.
Yeryüzü sahasında herkes kendi
rolünü oynarken Peygamberimiz hayatıyla bize hakemlik ediyor...
Siyer
okumak ve hayata tatbik etmek mutlu bir aile olmak için yeterli bir
reçetedir...
HEKİMOĞLU İSMAİL
23 Aralık 2012
Safer ayı, uğursuzluk ayı mıdır?
Soru:
İçinde bulunduğumuz safer ayının bela ve musibet ayı olduğu yönünde
(teşe’üm-uğursuzluk) söylentileri vardır halk arasında. Bu söylentiler
doğru mudur? Safer ayı bir bela, musibet ayı mıdır? Söylendiği gibi bu
ayda hastalıklar yağmur gibi yağar, bela ve musibetler fırtına gibi
savrulur mu?
Cevap: Bilindiği üzere İslam’da bir tefe’ül anlayışı vardır, bir de teşe’üm yorumu söz konusudur.
-Tefe’ül, herhangi bir gün ve vakitten, olay ve görüntüden iyi manalar çıkarmak, hayırlı sonuçlar gelebileceği yolunda ümit dolu yorumlarda bulunmaktır...
-Teşe’üm ise bunun tam aksinedir. Olaylara ve görüntülere kötülük getireceği yolunda yorumlarla bakmak, hayırsız şeylere işaret olduğunu söyleyerek ümitsizlik ve uğursuzluk duygusu yaymak..
Ağaca güvercin konarsa iyilik manasına alıp o gün ümitle işine devam etmek, baykuş konarsa kötülük geleceğine işaret sayıp o gün yapacağı işten vazgeçmek gibi..
Ancak, güvercini iyiliğe işaret saymakta bir mahzur olmadığı halde baykuşu kötülüğe işaret saymakta mahzur vardır. Çünkü iyilik yorumları yapmak bir tefe’üldür. Tefeül ise caiz görülmüştür.
Kötülük ve uğursuzluk yorumları yapmak ise, bir teşe’ümdür. Teşe’üm ise caiz görülmemiştir.
Bu sebeple safer ayını bela musibet ayı olarak yorumlamak bir teşe’ümdür. Teşe’üm ise caiz değildir.
Öyle ise safer ayından korkarak bela ve musibetlerin musallat olacağı endişesine kapılmaya hiç gerek yoktur. Çünkü Allah hiçbir ayı, bir günü uğursuz şekilde ve kötülük için yaratmamıştır. Uğursuzluk ve kötülük, insanların o vakit içinde işledikleri kendi günah ve isyanlarının karşılığını görmelerinden ibaret bir adalet tecellisi olur. Bu sebeple aya, güne, kurda kuşa, herhangi bir olaya bakarak uğursuzluk ve ümitsizlik manası çıkarmak İslami bir yorum sayılmaz, isabetli bir görüş olarak görülmez.
Bununla beraber, zayıf rivayetlerin kuvvetliliğini düşünerek bu ayda bela ve musibetlerin gelebileceği endişesini taşıyanlar olursa, onlar bildikleri duaları okurlar, ibadetleri yaparlar, hayır hasenatlarından geri kalmazlar. Bunda da bir mahzur söz konusu olmaz. Çünkü bu bir teşe’üm değil aksine bir tefe’ül kabul edilir. Çünkü bu yaptıklarında bir kötülük yok, iyiliğe teşvik ve uygulama vardır, diye düşünülür.
Evet, teşe’üm İslam’dan önceki cahiliye devri insanlarından kalma batıl bir anlayıştır. Mesela o günkü cahiliye devri insanları evlerinin çatısında bir baykuş öterse, evlerinin yakında harap olup, başlarına bir belanın geleceğinden korkmaya başlarlar. Özellikle elleriyle havaya saldıkları bir güvercin sağa uçarsa hayra, sola uçarsa şerre işaret kabul ederler. Safer ayının uğursuzluğuna da bu anlayış içinde inanmışlardı. Halbuki, geçmiş asırların içinde isyan ve itaatsizlikte bulunan kavimlerin başlarına Allah yangın, sel, deprem, rüzgâr gibi belalar musibetler vermişti. Bu bela ve musibetler onlara safer ayından değil, işledikleri günahlardan gelmişti. Ama onlar safer ayında uğursuzluk olduğunu iddia etmekte ısrar etmişler, günümüze kadar bu anlayışın gelmesine sebep olmuşlardır..
Hadisi şerifte “Kişinin en uğurlu ve en uğursuz organı iki çenesi arasındaki dilidir.” buyrularak, asıl uğursuzluğun, yalan yanlış sözlerle insanları yanlışa yönlendirmekte olduğuna dikkat çekilmiştir.
Nitekim safer ayında yapılan nikâhların uğursuz olduğu, bu ayda doğacak çocukların hayırsız olacağı yolundaki söylentiler de cahiliye devrindeki insanların bu türlü sözleriyle geçmiştir Müslümanlara. Bundan dolayıdır ki, bu ayda yapılan nikâhların uğursuz olduğunu iddia edenlere Hz. Aişe validemiz uyarılarda bulunarak, “Benim nikâhım da, evliliğim de bu devrede olmuştur.” diyerek bu tip batıl iddialara inanılmaması gerektiğini hatırlatmıştır insanlara.
Sözün özü: Rabb’imizin yarattığı ay ve günlerde uğursuzluk yoktur. Her ay ve günde hayır ve uğur vardır. Ay ve gün içinde hayır işleyen hayra ulaşır, şer işleyen de şerre maruz kalır. Demek sorumluluk insanın kendi davranışındadır. Ay ve günde, zaman ve mekânda değil.
AHMET ŞAHİN
2 Aralık 2012
Hayatın efendisi olmak..
Necip Fazıl diyor ki,”Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu…”
Bugünkü sosyal hayat nefse hizmet
ediyor, nefse hizmet etmemizi emrediyor. Reklamlar, ürün satmak için her
türlü edepsizliği yapıyor. İnsanların karnı doyuyor, gözü doymuyor.
İçkili lokantalar, plajlar, televizyondaki programlar, kılık kıyafet
düşkünlüğü… İnsanlar kendini Allah’a beğendirmekten vazgeçmiş, kullara
beğendirmeye uğraşıyor, moda yarışına giriyor. Müslümanlar, Peygamber’in
(sas) istediği gibi yaşamayıp, Avrupalı gayrimüslimler gibi yaşamaya
meyledince modernizm oluyormuş.
Görülüyor ki, modernizm, dev gibi ağzını açmış kurbanlarını arıyor…
Oysa cennet ucuz değil. Cennette hastalık yok, yoksulluk yok, en güzel bahçelerden daha güzel…
Bu kadar kıymetli olan yerin ücreti de fazladır.
İnsanların çoğu alışkanlıklarının
kölesidir. Bu kölelerden hayır gelmez. Bunların iradesi zayıf olduğu
gibi, Allah’a itaatleri de zayıftır. Girilen her bir günah,
itaatsizliğin alametidir. Haramda hayır olmadığı gibi, cezası da peşin
gelir. Nefis, şeytanın arkadaşıdır. Şeytan, dinin düşmanıdır. Bugün öyle
bir toplumda yaşıyoruz ki, insan insanın rahmanı, insan insanın şeytanı
olmuş. Allah iyilerle karşılaştırsın.
Bir şahıs şöyle diyor: “Ben Müslüman’ım.
Fakat plajların, meyhanelerin, müstehcenliğin olması beni rahatsız
etmiyor. Bunlara karşı değilim. Hem de hoşuma gidiyor.”
Adam Müslüman; kadeh tutan eli Müslüman
değil. Adam Müslüman; kumar oynayan eli Müslüman değil. Adam Müslüman;
harama bakan gözleri Müslüman değil. Adam Müslüman; haram yiyen midesi
Müslüman değil. Adam Müslüman; haramı konuşan dili, Müslüman değil. Adam
Müslüman; İslam’a uygun olmayan işte çalışıyor, işi Müslüman değil.
(Risale-i Nur, 6. Söz’de bu mesele çok güzel anlatılmış.)
Buraya kadar anlattıklarımız, hayatın
kölesi olmuş kimselerdir. Hayatın efendisi olmak için evvela tövbe
edilecek. Tövbe ettiği haramlara bir daha dönmeyecek. O zaman hayatın
efendisi olur. Hayatın efendisi olmak hem kolaydır hem zevklidir.
Mesela gazetelerde, radyolarda haberler
çıkıyor: Yangında bir anne iki çocuğuyla yanarak öldü! Otobüs devrildi,
iki tane ölü var! Uçağı kaçırdılar! Üç günlük evli kadın evden kaçtı!
Ekmek bulamayan fakirler, sokaklarda yaşayan çocuklar, tiner
kullananlar, vurulanlar, yaralananlar, ölenler… Böyle haberler okuyunca
insan; “Büyük bir vahşet içinde yaşıyorum, bu korkunç âlemde ben ne
yapacağım?” dediği anda, hemen derslerden aldığımız terbiye ile; “
Mülkü
sahibine teslim et. O dilediği gibi yapar, hak yerini bulur. Vücut
denen bu gemide sen bir yolcusun. Allah’a inan, İslamiyet’i yaşa,
dünyanı cennet et. Bu dünya başıboş değil. Her şeyi yaratan her şeyi
bilir. Benim kendi vazifeme bakarım. ” der ve rahat ederiz.
Böylece hayatın efendisi oluruz…
.Hekimoğlu İsmail
27 Kasım 2012
Çamlıca'dan aldığım ders...
Bir insan maddi olarak kalkındıkça manevi yönü fakirleşebilir. Bu
sebepten başta peygamberler olmak üzere, evliya-i kiram, İslam âlimleri
zenginlikten, gösterişten, rahat yaşamaktan kaçınmışlardır.
Yanlış anlaşılmasın; Müslüman fakir olsun, demiyoruz. Evvela
zekât verecek kadar zengin olmamızı Allah emrediyor. Buradaki mesele
şöyledir: Zengin olan, malı elinde tutmayacak, dağıtacak. Zengin olan,
zenginliğin meşguliyetiyle İslamiyet'i unutmayacak.
İnsanlık tarihini incelediğimizde Allah'ın bazı toplumları bir felaket gönderip yok ettiğini görüyoruz. Bu toplumları incelediğimde fark ettim ki onlar zenginlikle şımaran toplumlardır. Arkeoloji kitaplarını inceledim. Gördüm ki bu toplumlar maddi kalkınmasının zirvesine ulaştığında helak olmuş! Kendini Allah'a muhtaç hissetmediği noktada insana ve insanlığa mutlaka büyük bir felaket gönderilir.
Allah'ın Samed isminin manası şudur:
Her şey Allah'a muhtaçtır, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Ya Allah'a muhtaç olacağız ya da Allah, içinde bulunduğumuz en güzel şartları tarumar eder, bizi kendine muhtaç eder... Bu sebepten mutasavvıfların ekserisi uzlete çekilip çilehanenin kapısını bile kilitlemişlerdir. Çünkü rahat yaşamak, meşguliyet ister. Hâlbuki ömür kısa; cennete gitmek için tek sermaye, kalan ömrümüz...
Mesela Üstad Bediüzzaman, "İstanbul'un mevkice en güzel yeri olan Çamlıca'da oturuyordum." diyor. "Dünyada herkesten ziyade kendimi mesut bilirken, âyineye baktım, saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm. Kalben merbut olduğum ve medar-ı saadet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, esbabı tetkike başladım. Hangisini tetkik ettimse, baktım ki, çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda, en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördüm. Hayat-ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: 'Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki, hakikat noktasında acınacak halimize, pek çok insanlar gıpta ile bakıyorlar. Bütün bu insanlar divane mi olmuşlar? Yoksa şimdi ben divane mi oluyorum ki, bu dünyaperest insanları divane görüyorum?'
Bu örnekten hareketle, saadet-i dünyeviye nedir, sorusuna şöyle cevap verebiliriz: Güzel bir ev, yeterli bir gelir, çoluk çocuk, dostlar... İşte saadet-i dünyeviye budur. Amma bir de bakıyoruz ki ömür geçmiş, saydığımız mutluluklar bir bir kaybolup gitmiş.
Fani şeyleri bakiye tebdil etmenin yolu; Allah için işlemek, Allah için görüşmek, Allah için çalışmak, O'nun rızası dairesinde hareket etmektir...
HEKİMOĞLU İSMAİL
İnsanlık tarihini incelediğimizde Allah'ın bazı toplumları bir felaket gönderip yok ettiğini görüyoruz. Bu toplumları incelediğimde fark ettim ki onlar zenginlikle şımaran toplumlardır. Arkeoloji kitaplarını inceledim. Gördüm ki bu toplumlar maddi kalkınmasının zirvesine ulaştığında helak olmuş! Kendini Allah'a muhtaç hissetmediği noktada insana ve insanlığa mutlaka büyük bir felaket gönderilir.
Allah'ın Samed isminin manası şudur:
Her şey Allah'a muhtaçtır, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Ya Allah'a muhtaç olacağız ya da Allah, içinde bulunduğumuz en güzel şartları tarumar eder, bizi kendine muhtaç eder... Bu sebepten mutasavvıfların ekserisi uzlete çekilip çilehanenin kapısını bile kilitlemişlerdir. Çünkü rahat yaşamak, meşguliyet ister. Hâlbuki ömür kısa; cennete gitmek için tek sermaye, kalan ömrümüz...
Mesela Üstad Bediüzzaman, "İstanbul'un mevkice en güzel yeri olan Çamlıca'da oturuyordum." diyor. "Dünyada herkesten ziyade kendimi mesut bilirken, âyineye baktım, saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm. Kalben merbut olduğum ve medar-ı saadet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, esbabı tetkike başladım. Hangisini tetkik ettimse, baktım ki, çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda, en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördüm. Hayat-ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: 'Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki, hakikat noktasında acınacak halimize, pek çok insanlar gıpta ile bakıyorlar. Bütün bu insanlar divane mi olmuşlar? Yoksa şimdi ben divane mi oluyorum ki, bu dünyaperest insanları divane görüyorum?'
Bu örnekten hareketle, saadet-i dünyeviye nedir, sorusuna şöyle cevap verebiliriz: Güzel bir ev, yeterli bir gelir, çoluk çocuk, dostlar... İşte saadet-i dünyeviye budur. Amma bir de bakıyoruz ki ömür geçmiş, saydığımız mutluluklar bir bir kaybolup gitmiş.
Fani şeyleri bakiye tebdil etmenin yolu; Allah için işlemek, Allah için görüşmek, Allah için çalışmak, O'nun rızası dairesinde hareket etmektir...
HEKİMOĞLU İSMAİL
25 Ağustos 2012
Depresyona girmemenin şartı kadere iman etmektir!..
Her şey bir nizam içindedir. Atomdan güneş sistemine kadar her şey bir nizam içinde doğar, yaşar ve göçüp gider.
Bu çerçeveden bakıldığında eğer bir şahıs kadere tam manasıyla
iman ederse külli nizamı anlamış demektir. Külli nizamı anlayan,
Allah'ın kendi hayatındaki icraatına razı olur; böylece rahatlar.
Gönlümüze göre bir dünya isteriz amma dünya bizim gönlümüze göre
olmuyor. O zaman olana razı olmalı ki, dert birden bine çıkmasın.
Mesela tatil gününde pikniğe gitmek isteyen, yağmur yağınca "Zamanı mıydı?" diye isyan eder. Şuurlu Müslüman ise "Bunda da bir hayır vardır." der ve rahat eder.
Şu dünyada öyle felaketler var ki, bu felaketler karşısında insan bazen çıldıracak duruma gelir. Amma gereği gibi iman eden Müslüman için kader, fırtınaya tutulmuş geminin yanaştığı liman gibidir.
Kâinat kitabından bir örnekle bu meseleyi açıklayalım: Mesela küçücük bir çekirdeğin içinde koskocaman bir ağaç, meyveler, yapraklar, vitaminler; yani büyük bir fabrika bulunur. Aynı şekilde küçük bir yumurtanın içinde civciv var. Bu örneklerden anlarız ki, hiçbir hadise göründüğü gibi değildir. Kim bilir o hadise nasıl bir sonuca ulaşacak? Nasıl ki dağlardan çıkan nehirler, bağları bahçeleri, ovaları sular, rızkın artmasına sebep olur; aynen öyle de her hadisenin bir sebebi ve istikameti vardır. İçinde çok hikmetler bulunur.
Başına gelen felaketlere kader nazarıyla bakamadığı için pek çok arkadaş bunalım geçirdi. Onlara diyorum ki; "Depresyona girmemenin birinci koşulu geçmiş ve gelecekle meşgul olmamaktır. Geçmişi bırak değiştiremezsin, geleceği bırak hükmedemezsin; o tarlalar dikenlidir. Bulunduğun ânı İslam'a uydur."
Üstat Bediüzzaman Said Nursi buyurmuş ki, "Bazen zulüm içinde adalet tecelli eder. Yâni, insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme maruz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindana da atılır. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vakıa adaletin tecellisine bir vesile olur. Kader-i İlâhî başka bir sebepten dolayı cezaya mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâkete sürer. Bu, adalet-i İlâhiyenin bir nevi tecellisidir."
İnsan, hücrelerinin sayısı kadar felaketlere namzettir. Bu felaketlerin bütününden insanı koruyacak olan Allah'tır.
Müslüman'a yakışan, Allah'tan razı olmaktır...
Mesela tatil gününde pikniğe gitmek isteyen, yağmur yağınca "Zamanı mıydı?" diye isyan eder. Şuurlu Müslüman ise "Bunda da bir hayır vardır." der ve rahat eder.
Şu dünyada öyle felaketler var ki, bu felaketler karşısında insan bazen çıldıracak duruma gelir. Amma gereği gibi iman eden Müslüman için kader, fırtınaya tutulmuş geminin yanaştığı liman gibidir.
Kâinat kitabından bir örnekle bu meseleyi açıklayalım: Mesela küçücük bir çekirdeğin içinde koskocaman bir ağaç, meyveler, yapraklar, vitaminler; yani büyük bir fabrika bulunur. Aynı şekilde küçük bir yumurtanın içinde civciv var. Bu örneklerden anlarız ki, hiçbir hadise göründüğü gibi değildir. Kim bilir o hadise nasıl bir sonuca ulaşacak? Nasıl ki dağlardan çıkan nehirler, bağları bahçeleri, ovaları sular, rızkın artmasına sebep olur; aynen öyle de her hadisenin bir sebebi ve istikameti vardır. İçinde çok hikmetler bulunur.
Başına gelen felaketlere kader nazarıyla bakamadığı için pek çok arkadaş bunalım geçirdi. Onlara diyorum ki; "Depresyona girmemenin birinci koşulu geçmiş ve gelecekle meşgul olmamaktır. Geçmişi bırak değiştiremezsin, geleceği bırak hükmedemezsin; o tarlalar dikenlidir. Bulunduğun ânı İslam'a uydur."
Üstat Bediüzzaman Said Nursi buyurmuş ki, "Bazen zulüm içinde adalet tecelli eder. Yâni, insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme maruz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindana da atılır. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vakıa adaletin tecellisine bir vesile olur. Kader-i İlâhî başka bir sebepten dolayı cezaya mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâkete sürer. Bu, adalet-i İlâhiyenin bir nevi tecellisidir."
İnsan, hücrelerinin sayısı kadar felaketlere namzettir. Bu felaketlerin bütününden insanı koruyacak olan Allah'tır.
Müslüman'a yakışan, Allah'tan razı olmaktır...
HEKİMOĞLU İSMAİL
22 Ağustos 2012
Şevval Orucu
Ramazan-ı Şerif'ten sonraki Şevval ayında oruç tutmak öteden beri sevimli bir adet olarak gelmiştir.
Bir ay boyunca oruca alışmış olan insanlar, şevval ayında da altı gün
oruç tutmaya büyük bir ilgi göstermiş, hatta teravih gibi sıcak bir
ilgiyle şevval ayı orucunu sürdüre gelmişlerdir... Elbette bu sıcak ilgi
sebepsiz değildir. Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri, şevval ayı
orucunun bir sene oruç tutmuş gibi sevaba vesile olacağını duyurmuş, bu
yüzden de bir ay Ramazan orucu tutanlar, şevvalde altı gün oruç tutmakla
bütün seneyi oruçlu geçirmiş olma sevabını kaçırmak istememişlerdir. Bu
konudaki hadisi ve yorumunu şöyle ifade edebiliriz:
"Kim oruçla geçirdiği Ramazan ayından sonraki Şevvâl ayında altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur!."(Riyazü's-Salihin, C.2,S.510,2.)
Demek
ki, bir aylık Ramazan orucundan sonra Şevvâl'de de altı gün oruç
tutarak orucunu otuz altıya çıkaran kimse, bütün seneyi oruçlu geçirmiş
gibi sevap almaktadır.
Âlimlerimiz, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi sevap almanın izahını şöyle yapmaktalar:
Ramazan boyunca oruç tutan insan her orucuna on sevap almışsa yekûnu üç yüz eder. Şevvâl ayında tuttuğu altı orucuna da onardan altmış sevap alınca, eder üç yüz altmış. Yani bir sene.. Dolayısıyla hadîsin işaret ettiği sırra nâil olur. Bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi mânevî kazanç elde edebilir.
Aslında bu gibi mânevî konularda esas olan, o işi ihlasla yapmak, büyük bir gönül arzusu ile talip olmak mühimdir. Bâzen öyle oruçlar olur ki, tutanın gönlünde beslediği derin ve sâfî ihlas yüzünden 360 gün değil, belki 360 senelik nâfile oruç sevabını alabilir.. İhlas ile kim ne isterse Rabbimiz onu verebilir. Bu bir niyet ve yorum meselesidir.
Tıpkı yolun kenarına uzaklardan bir taşı yuvarlayarak güç bela getirip yerleştiren adamla, bu taşı oradan aynı güçlükle uzaklaştıran bir başka adamın niyeti ve yorumu gibi.
Biri düşünmüş ki:
- Bu çölün ortasında yaşlı bir adam yolda giderken bineğine binmek istese, üzerine çıkıp da hayvana binebileceği yüksek bir yer yoktur. Öyle ise şu taşı yuvarlayıp yolun kenarına getireyim de, yolda gitmekte olan yaşlı ve çocuklar hayvanlarına binmek istediklerinde taşın üstüne çıkıp bineklerinin üzerine kolayca atlasınlar, sevabı da bana olsun. Adamın bu hâlis niyetine bakan Rabbimiz ondan razı olmuş, istediği sevabı ihsan eylemiş.
Böyle güzel niyetle getirilen taşı oradan öfke ile yuvarlayıp uzaklaştıran adam ise şöyle düşünmüş:
- Bu taşı buraya getiren kimse ne kadar da yanlış bir iş yapmış. Hiç düşünmemiş ki, gözleri görmeyenler, karanlıkta fark edemeyenler taşa takılıp yere düşerler. Şu taşı buradan uzaklaştırayım da kimse takılıp yere düşmesin, sevabı da bana olsun.
İşte bu adam da taşı buradan uzaklaştırdığından dolayı Allah rızasını kazanmış, ümit ettiği sevaba nail olmuş. Her ikisinde de niyet hâlis, yorum makul...
Biz de sâfi bir niyetle altı gün orucumuzu tutarsak, belki Rabbimiz bu niyetimize, bu bağlılığımıza bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevaplar ihsan edebilir, hatâlarımızı affedebilir.. Rabbimizin hudutsuz rahmetine kimse sınır çizemez. Kimse kendi cimriliğini O' na da şâmil kılamaz.
Bu orucun arka arkaya olması şart değildir. şevvâl ayı içinde olması yeterlidir.
Bir de Ramazan içinde tutulamayan oruçlar varsa, önce o borç olanı tutmak da makul ve meşru olur. Bir an önce borçtan kurtulmayı düşünmek elbette çok yerindedir. Ancak borcu sonra da tutabilirim diye de düşünebilir.. Bu bir tercih meselesidir. Her ikisi de caizdir.
Bir diğer husus da, Şevval ayında iki bayram arası nikah yapılmaz iddiası vardır ki, artık bu batıl iddia etkisini kaybetmektedir. Çünkü Aişe validemizin nikahı Şevvalde olmuş, yani iki bayram arasında yapılmış, ne uğursuzluk, ne de bir başka dinî yasak söz konusu olmuştur. Bu yanlış yorum şuradan da beslenmiş olabilir. şayet bayram cuma gününe rastlarsa, bayram namazı ile cuma namazı arası iki bayram namazı arasıdır. Böylesine dar bir vakte nikahı sıkıştırmayın, iki bayram namazının dışında yapın nikahınızı, tavsiyesini, Ramazan ve Kurban Bayramı arası gibi geniş zamana yayanlar, böyle bir yanlış anlamaya sebep olmuşlardır, diye de düşünülebilir.
Bir Menkîbe
Süfyanı Sevri anlatıyor:
- Ben Mekke-i Mükerreme'de üç sene oturdum. Mekkelilerden bir kimse her gün Harem-i şerife gelir, tavaf eder, namaz kılar ve sonra bana selam verip giderdi. Ben bu kimse ile tanıştım. Bir gün o kimse beni yanına çağırdı. Bana dedi ki:
-Ben öldüğüm vakitde kendi elinle beni yıka, namazımı kıl ve defneyle. O gece beni terk etmeyip kabrimde gecele. Mükireyn suali anında bana Tevhid'i telkin et!, dedi.
Ben de o kimsenin istediklerini yapmayı kabul ettim. Bana emrettiğinin aynını yaptım: Kabrinde geceledim. O gece uyku ile uyanıklık arasında iken :
-Ya Süfyan! Beni korumaya ve senin telkinine ihtiyaç kalmadı, diye bir ses işittim.
O zaman:
-Ne sebeple bu lütfa eriştin, diye sordum
Bana cevap olarak:- Ramazan-ı şerifin orucunu tutup şevval'den altı gün daha eklemem sebebiyle, dedi.
O zaman ben uyandım. Yanımda kimseyi göremedim. Abdest aldım, namaz kıldım, uyudum; böylece üç kere gördüm. Bildim ki bu Rahmanîdir; şeytandan değildir. O zaman da kabrin yanından ayrıldım ve "Ya Rabbi! Beni Ramazanın orucuna ve şevval'den altı gün orucuna muvaffak kıl" diye dua ettim. Allahü Teala Hazretleri beni de muvaffak kıldı.
Âlimlerimiz, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi sevap almanın izahını şöyle yapmaktalar:
Ramazan boyunca oruç tutan insan her orucuna on sevap almışsa yekûnu üç yüz eder. Şevvâl ayında tuttuğu altı orucuna da onardan altmış sevap alınca, eder üç yüz altmış. Yani bir sene.. Dolayısıyla hadîsin işaret ettiği sırra nâil olur. Bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi mânevî kazanç elde edebilir.
Aslında bu gibi mânevî konularda esas olan, o işi ihlasla yapmak, büyük bir gönül arzusu ile talip olmak mühimdir. Bâzen öyle oruçlar olur ki, tutanın gönlünde beslediği derin ve sâfî ihlas yüzünden 360 gün değil, belki 360 senelik nâfile oruç sevabını alabilir.. İhlas ile kim ne isterse Rabbimiz onu verebilir. Bu bir niyet ve yorum meselesidir.
Tıpkı yolun kenarına uzaklardan bir taşı yuvarlayarak güç bela getirip yerleştiren adamla, bu taşı oradan aynı güçlükle uzaklaştıran bir başka adamın niyeti ve yorumu gibi.
Biri düşünmüş ki:
- Bu çölün ortasında yaşlı bir adam yolda giderken bineğine binmek istese, üzerine çıkıp da hayvana binebileceği yüksek bir yer yoktur. Öyle ise şu taşı yuvarlayıp yolun kenarına getireyim de, yolda gitmekte olan yaşlı ve çocuklar hayvanlarına binmek istediklerinde taşın üstüne çıkıp bineklerinin üzerine kolayca atlasınlar, sevabı da bana olsun. Adamın bu hâlis niyetine bakan Rabbimiz ondan razı olmuş, istediği sevabı ihsan eylemiş.
Böyle güzel niyetle getirilen taşı oradan öfke ile yuvarlayıp uzaklaştıran adam ise şöyle düşünmüş:
- Bu taşı buraya getiren kimse ne kadar da yanlış bir iş yapmış. Hiç düşünmemiş ki, gözleri görmeyenler, karanlıkta fark edemeyenler taşa takılıp yere düşerler. Şu taşı buradan uzaklaştırayım da kimse takılıp yere düşmesin, sevabı da bana olsun.
İşte bu adam da taşı buradan uzaklaştırdığından dolayı Allah rızasını kazanmış, ümit ettiği sevaba nail olmuş. Her ikisinde de niyet hâlis, yorum makul...
Biz de sâfi bir niyetle altı gün orucumuzu tutarsak, belki Rabbimiz bu niyetimize, bu bağlılığımıza bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevaplar ihsan edebilir, hatâlarımızı affedebilir.. Rabbimizin hudutsuz rahmetine kimse sınır çizemez. Kimse kendi cimriliğini O' na da şâmil kılamaz.
Bu orucun arka arkaya olması şart değildir. şevvâl ayı içinde olması yeterlidir.
Bir de Ramazan içinde tutulamayan oruçlar varsa, önce o borç olanı tutmak da makul ve meşru olur. Bir an önce borçtan kurtulmayı düşünmek elbette çok yerindedir. Ancak borcu sonra da tutabilirim diye de düşünebilir.. Bu bir tercih meselesidir. Her ikisi de caizdir.
Bir diğer husus da, Şevval ayında iki bayram arası nikah yapılmaz iddiası vardır ki, artık bu batıl iddia etkisini kaybetmektedir. Çünkü Aişe validemizin nikahı Şevvalde olmuş, yani iki bayram arasında yapılmış, ne uğursuzluk, ne de bir başka dinî yasak söz konusu olmuştur. Bu yanlış yorum şuradan da beslenmiş olabilir. şayet bayram cuma gününe rastlarsa, bayram namazı ile cuma namazı arası iki bayram namazı arasıdır. Böylesine dar bir vakte nikahı sıkıştırmayın, iki bayram namazının dışında yapın nikahınızı, tavsiyesini, Ramazan ve Kurban Bayramı arası gibi geniş zamana yayanlar, böyle bir yanlış anlamaya sebep olmuşlardır, diye de düşünülebilir.
Bir Menkîbe
Süfyanı Sevri anlatıyor:
- Ben Mekke-i Mükerreme'de üç sene oturdum. Mekkelilerden bir kimse her gün Harem-i şerife gelir, tavaf eder, namaz kılar ve sonra bana selam verip giderdi. Ben bu kimse ile tanıştım. Bir gün o kimse beni yanına çağırdı. Bana dedi ki:
-Ben öldüğüm vakitde kendi elinle beni yıka, namazımı kıl ve defneyle. O gece beni terk etmeyip kabrimde gecele. Mükireyn suali anında bana Tevhid'i telkin et!, dedi.
Ben de o kimsenin istediklerini yapmayı kabul ettim. Bana emrettiğinin aynını yaptım: Kabrinde geceledim. O gece uyku ile uyanıklık arasında iken :
-Ya Süfyan! Beni korumaya ve senin telkinine ihtiyaç kalmadı, diye bir ses işittim.
O zaman:
-Ne sebeple bu lütfa eriştin, diye sordum
Bana cevap olarak:- Ramazan-ı şerifin orucunu tutup şevval'den altı gün daha eklemem sebebiyle, dedi.
O zaman ben uyandım. Yanımda kimseyi göremedim. Abdest aldım, namaz kıldım, uyudum; böylece üç kere gördüm. Bildim ki bu Rahmanîdir; şeytandan değildir. O zaman da kabrin yanından ayrıldım ve "Ya Rabbi! Beni Ramazanın orucuna ve şevval'den altı gün orucuna muvaffak kıl" diye dua ettim. Allahü Teala Hazretleri beni de muvaffak kıldı.
MEHMET PAKSU
20 Ağustos 2012
Haramlardan her kaçışımız bir bayramdır!
Müslümanlar bir ay müddetle
Allah’ın emrine uymanın bayramını yapacak!..Allah’ın emrine ittiba ettiğimiz her an, bayramımızdır.
Öyleyse Allah’ın emrine uyma hali devam etmeli ki ömrümüz bayram gibi geçsin.
Mademki her yerde ve her zaman
kalbimizi çalıştıran, damarlarımızda kanımızı dolaştıran Allah’tır; öyleyse her
zaman ve her yerde haramdan kendimizi çekmek gerekir. İşte gerçek bayram budur.
Diyorlar ki, “Deliye her gün bayram!..” Doğrudur… Haramların zevkinden kaçıp,
helal dairenin çilelerine katlanmak da bir nevi deliliktir(!)
Helal dairede kalırken, haramlardan
kaçmanın sevinci yaşanır. Ben içmedim, çamura düşmedim, haram bataklığına düşüp
rezil olmadım. Benim din kardeşlerime kinim yok, düşmanım yok… Bayrama bakın!..
Haramlardan her kaçışımız bir bayram!..
Müslümanlar bayramda gezmenin ve
dinlenmenin tadını çıkarıyorlar. Bu gezmelere haram katmak, bayrama yakışmaz.
Mesela bayram giysileri alırken, tesettüre dikkat etmek lazım… Bayram
ziyaretlerinde gıybet etmemek, ikramlarda abartıya kaçmamak lazım… Bayram
yaparken, günah işlemek bayrama yakışmaz. Çocukken bayramda bana yepyeni bir
elbise giydirdiler. Ben seviniyordum. Amma arkadaşlarımın yanına gidince
onların gıptalı bakışları beni çok üzdü. Bir an evvel eve gittim, bayramlık
elbisemi çıkardım, gündelik elbiselerimi giydim. O halimle arkadaşların yanına
gelince rahat ettim.
Bayram geldi. Yaşlıların gözü yollarda… Ziyarete gelen var
mı? Bayram geldi, fakirlerin kulağı kapıda, hediye getiren var mı? Demek ki
bayramın iki önemli esası var. Biri ziyaret, ikincisi hediyeleşmek…
Başımdan
geçen bir olayı anlatayım: Hastanede yattığım sıralarda yaşlı bir hastaya
doktor geldi, dedi ki: “Haydi gözün aydın! Seni bugün taburcu edeceğiz.” Hasta
dedi ki: “Doktor bey, beni hastaneden çıkaracaksınız amma gidecek yerim yok.
Beni öldürsen daha büyük iyilik yapmış olurdun.” Doktor irkildi, “Öyle şey
olmaz!” dedi. “Bizim vazifemiz tedavi etmektir. Tedavi olan hastayı da
çıkaracağız ki onun yerine başka hasta alalım.” O yaşlı hasta ellerini açtı,
“Allah’ım, ben Senden şifa istemedim. Canımı al diye yalvardım.”
Bu bayramda
bir fakirin, bir kimsesizin kapısını çalarsak, yalnızlığın ne büyük imtihan
olduğu daha iyi anlaşılır…
“Bayramınız mübarek olsun.”
diyorlar. Bayram zaten mübarektir. Biz nasıl mübarek olacağız, onun hesabını
yapmak lazım.
İnsanlar bir taraftan dünyaya geliyor.
Bir taraftan dünyadan gidiyor. Nereden geldim, niçin geldim, nereye gideceğim?
Bu sorulara cevap arayıp bulanların bayramı kutlu olsun…
En büyük bayram, Ramazan bitip de
İslamî hayatı bitirmeyenlerin bayramıdır…
HEKİMOĞLU İSMAİL
12 Ağustos 2012
Alınacak Derslere Bakalım..
“Benim
için temizlik, düzen çok önemli fakat kocam bunlara hiç dikkat etmiyor. Onun
dağınıklığı beni çok sinir ediyor.” dedi geçenlerde sohbet ettiğimiz bir hanım.
Pek çok kişinin buna benzer şikayetleri vardır.
En çok önemsediğimiz konularla
imtihandayız.
Bu dünyada misafir olduğumuzu
unutuyoruz çoğu kez. Sanki dünyaya sağlam bir kazık çaksak burada
kalıverecekmişiz gibi davranıyoruz. İmtihandayız diyoruz ama imtihanda
olduğumuzu da unutuyoruz.
Hepimiz bir soruyuz ve birbirimizin
imtihanıyız. Birbirimizle kazanır birbirimizle kaybederiz. Birisi için ödülken
başka birisi için ceza olabiliriz. Birisi için kolay bir soru iken başka biri
için çözülmez problemizdir.
Çoğu zaman sevdiklerimizden imtihan
oluruz ya da en çok değer verdiklerimizden. Annemizden, en çok üzerine
düştüğümüz çocuğumuzdan, eşimizden, işimizden, övündüğümüz huyumuzdan,
korkularımızdan, sağlığımızdan, en sevdiklerimizden…Tabii onlarda bizimle
imtihandadır bu arada…
Dertler, sıkıntılar karşısında
“Rabbim bana bunları ben üzüleyim diye değil, ders alayım, olgunlaşayım diye
yaşatıyor, bu sıkıntıdan nasıl bir ders alıp kul olarak nasıl kazançlı
çıkabilirim.” diye bakmak yerine çoğu zaman suçlama ve şikayet modundayız.Kim bilir hangi kötü huyumuzdan
kurtulmak, kibrimizi kırmak, olmazsa olmaz zannettiklerimizi değiştirmek
içindir bu yaşadıklarımız.
Bazı imtihanlarımız günahlarımızın
kefaretidir. Kınamışızdır, büyük söylemişizdir, asla yapmam demişizdir, öyle
başımıza gelmiştir. Bu imtihanlar bizi terbiye etmek içindir. O zaman söylenmek
şikayet etmek yerine alınacak derslere bakmamız ve hatalarımızı düzeltmemiz
gerek.
Ben kendi adıma böyle yapmaya
çalışıyorum. Böyle yapınca da kimseyi suçlamıyorsunuz. Bir yaprak dahi
Rabbimizin izni olmadan yere düşmezken yaşadıklarımız Rabbimizin izni olmadan
gerçekleşebilir mi? Mümkün değil. İyilikse de kötülükse de getiren ellere
takılıyoruz, göndereni unutuyoruz.
Gelen kötülükse getiren el, cezasını
çekecektir ama bizi ilgilendiren tarafı bu değil, o kısım Yaradan’a havale.
Bizi ilgilendiren kısmı “Rabbim benim bunu yaşamamı istedi, bir hikmeti vardır,
ben bundan nasıl bir ders alabilirim?”
Bazı yaşadıklarımız şımarmış
nefsimizi terbiye içindir. “Neden ben? Niye bunları yaşıyorum? diye isyan için
kullanılan cümleler vardır. Bunları soru cümleleri olarak alsak ve cevapları
bulmaya çalışsak imtihanı kazanmaya başlamışız demektir.
Ve en önemlisi şikayetleri ve
keşkeleri çıkarmalıyız hayatımızdan. O şehre gitmen gerekiyordu, o kadınla
evlenmen gerekiyordu, boşanman gerekiyordu, babanın o sözü söylemesi lazımdı,
arkadaşından bunları duyman gerekiyordu, onunla orda karşılaşman
lazımdı…Şartları, zamanı, insanları suçlamayı bırak. İmtihandaydın ya kazandın
ya kaybettin.
İmtihan devam ediyorsa dur,
nefes al ve imtihanı kaybetmemeye bak. Hem sıkıntıyı çekmek hem de şikayet
ederek imtihanı kaybetmek çift kat zarardır.
Her yaşadığımız bir hikaye ve her
hikayeden alınacak dersler vardır. Ders almayanlar benzer hikayeleri tekrar
tekrar yaşamak zorunda kalırlar genellikle.Kaygılanmak, söylenmek, şikayet
etmek imtihanı uzaklaştırmaz tam aksi artırır.
Sınandığımız konular dünyalıksa gevşemeyi, ahiret işiyse daha sıkı
sarılmayı öğrenmemiz lazım. Bırakın ev biraz dağınık olsun, çocuğunuz sınavdan
düşük not almış olsun, karınız sarışın olmayıversin…Takılmayın. Germeyin ve
gerilmeyin. Şükür ve sabır gibi iki dosta sarılırsak hem kendimize hem
başkalarına hayatı kolaylaştırmış oluruz. İmtihanı hem dünya hem ahiret için
kazanmış oluruz.
Sema Maraşlı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
